Akıllı Telefon Çağında Akıllı ve İyi Kalabilmek
Süper Baba, Cosby Ailesi, Ekmek Teknesi, Bizim Ev gibi dizileri izleyerek büyüdüğüm günleri özlüyorum.
Ekranda sevgiyle ve emekle kurulmuş güven bağlarını izlerken içimi ısıtan bir huzur duyardım.
Bir karakterin bir cümlesi ya da küçük bir davranışı ayna nöronlarımı harekete geçirir; olumlu davranışları fark edip sahiplenmemi sağlardı.
Kavga ettiğim arkadaşımla ıslak bir mendil kuruyana kadar barışmayı bile bir dizi karakterinden öğrenmiştim.
O yıllarda dünyamız bugünün modern dünyasına kıyasla küçüktü belki, ama kalplerimiz, değerlerimiz ve sevgimiz büyüktü.
Şimdi ise haberlerde, çocuklar arasındaki bir salıncak tartışmasının anneleri saç saça baş başa kavgaya sürüklediğini, akran zorbalığı yapan çocuğunu uyaran öğretmene babasının yumruk attığını,
hatta beğenmediği doktoru dövmeyi marifetmiş gibi anlatan insanları görüyorum.
Benim çocukluğumda akıllı televizyonlar ya da telefonlar yoktu belki, ama akıllı insanlar vardı.
Bugünse o güzel günler, başka bir gerçeklik kadar uzak geliyor.
Artık akıllı televizyonlarımızda Frank Underwood ve Joe Goldberg gibi anti kahramanlar var.
Güç için yalan söylüyor, başkasının hakkını gasp ediyor, ülkeyi kaosa sürüklüyor, hatta sinek öldürür gibi insan öldürüyorlar.
“Katarsis,” dediğinizi duyar gibiyim.
Ben ise şunu soruyorum: Bu anti kahramanlar, ruhumuzun karanlık yanlarını sorgulamamıza gerçekten yardımcı oluyor mu?
Beş sezon boyunca Frank’in cezalandırılacağını umut ederek diziyi izledim. Ama olmadı.
Joe için de aynı şey geçerliydi. Bu kötü karakterler, istediklerini elde eden zeki ve kurnaz insanlar olarak ekranda boy gösterirken, içimdeki adil düzen arayışı hep cezalarının geleceği günü bekledi.
Ama o da olmadı.
Bu hikâyeler bende bir rahatlama yaratmadı; tam tersine çaresizlik duygumu tetikledi.
Vicdanın sesinin bir fısıltıya dönüştürülmeye çalışıldığı bir dünyada yaşadığımı bir kez daha fark ettim.
Anlamaya takıntılı biri olduğumdan “Neden?” sorusu zihnimde dönüp durmaya başladı.
Dinlemekten büyük keyif aldığım Paradoks adlı podcast’in bir bölümünde geçen Antik filozof Plotinos’un sözünü hatırladım:
“İnsan, Tanrılarla hayvanlar arasında kararsız dengede duran canlıdır.”
Belki de mesele burada başlıyor. Tanrısal yanımız akıl, vicdan, namus, hikmet; hayvani yanımız ise güdülerimiz, hırslarımız, korkularımız, ihtiraslarımız.
Kötülük kısa vadede kazandırıyor gibi görünür. Güdüler tatmin olduğunda dopamin salgılanır ve dopamin, ne yazık ki, bağımlılık yapar. İnsan içindeki güç isteğini yönetir, ilkel hayatta kalma güdülerinin sınırlarını doğru çizerse denge korunur. Ancak hızlıca dopamin salgılamak için hızlı kararlar alırsa, denge bozulur.
Sosyal medyanın anlık paylaşımlara “like” alma alışkanlığının da limbik sistemimizi hacklediğini,
beynimizin en ilkel, en hızlı karar veren kısmına doğrudan erişimi artırdığını bilince,
Plotinos’un bahsettiği kararsız dengenin hayvani tarafa doğru meylettiğini fark ediyoruz.
“Eee, ne yapalım yani teknolojiyle, dizilerle, sosyal medyayla mı vedalaşalım?” dediğinizi duyar gibiyim.
Tabii ki hayır.
Ama sorgulayalım, düşünelim.
Çünkü başka bir filozof, Hannah Arendt, “Kötülük bazen şeytani olduğu için değil, düşüncesiz olduğu için var olur.” der.
Ne paylaştığımızı, neye tepki verdiğimizi, kimi görünür kıldığımızı düşünelim.
Çünkü böylece spontane, duygusal, dağınık olan iyiliği sistematik ve görünür hale getirebiliriz.
Düşünmeyi, okumayı, araştırmayı, içsel muhakememizi bırakmazsak kötülük sıradanlaşmaz.
İçimizdeki denge terazisinde aklın, erdemin, vicdanın ve namusun hep ağır basması dileğiyle…
AKILLI TELEFON ÇAĞINDA AKILLI VE İYİ KALABİLMEK
